Serzeniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serzeniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2011 Çarşamba

Yıldızları kırpıp kırpıp "creative" yapıyorlar

 Efenim, sebeb-i serzenişim:
http://www.bbc.co.uk/newsbeat/12285523

Okumaya üşenenlere kısaca özetlersem; Lady Gaga bir süre önce Polaroid'in "kreatif direktörü" olmuştu. Şimdi de Intel, "kreatif direktör" olarak The Black Eyed Peas üyelerinden William Adams'la (nam-ı diğer will.i.am) anlaşmış.
Yaniii... buradan 'ben de şarkıcılığa soyunabilirim' sonucunu çıratsam fazla mı ileri gitmiş olurum?
Ben hazırım... DMC'yi bekliyorum gözlerim kapalı...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Silah Taksitle, Ölüm Bedava!

 “Gelecek, gömülmüş bir saatli bomba gibi, ama bugün tiktaklarını duyuyoruz.”

Hemen her hafta sonu olduğu gibi evdeki eksiklerimizi tamamlamak üzere markete gitmiştim. Marketlerde oyalanmayı sevmediğimden gitmeden önce bir alacak listesi çıkarırım. Listem elimde, alışveriş arabası önümde, markette, bildiğim reyonlara doğru hızla ilerlemekteyim.

Tuvalet kağıdı… alındı. Bugün de ne kadar kalabalık burası. Çamaşır makinesi deterjanı… tamam. Alla alla insanların arabaları hep aynı kutularla dolu. Bir reyonda indirim var galiba. Tuz… o da tamam. Bu insanlar bir acayip mi bakıyor? Evet, evet gözleri dönmüş gibi. Hiç hoşlanmadım. Biran önce alışverişi bitirip çıkmak istiyorum. Ekmek… ekmek? Aaa ekmek reyonuna ne olmuş böyle? Bu kutular da ne?
“Yardım edeyim hanımefendi.”
“Valla çok iyi olur. Daha geçen hafta burada ekmek reyonu vardı. Şimdi yok.”
“Evet efendim. Ekmek reyonu kasaların yanına alındı. Buraya yeni bir reyon açtık. Bakmak istermiydiniz?”
“Evet fark ettim. Nedir bu kutular böyle?”
“Efendim bunlar 9mm, bunlar 7,5 mm.”
“9 mm ne?”
“Tabii ki silah efendim. MKE- Atmaca 53. Harika bir silah valla kesinlikle tavsiye ederim. Ben geçen hafta aldım performansı cidden çok iyi.”
“Aaa deli misiniz siz ya? Ne silahı? Markette silah mı satılırmış? Dalga mı geçiyorsunuz siz benimle?”
“Olur mu efendim. Geçen hafta başladı satışlarımız. Hem kredi kartına taksitte yapıyoruz. Nakit alırsanız da %10 indirimli. Bakın herkes nasıl ikişer üçer alıyor. Bu fırsat kaçmaz bence.”
“Valla kamera şakası falan yapıyorsunuz galiba ama lütfen daha fazla uzatmayın sinirleniyorum cidden.”
O esnadan yanımızdan geçen bir amca: “Evladım kredi kartında biriken puanlarımızı da kullanabiliyor muyuz?”
“Tabii ki amcacım. Biriken puanlarınız kadar indirim yapıyoruz.”
“Aaa yeter, yeter bu kadarı fazla ama. Siz kafayı mı yediniz?” derken… birden müzik başlıyor. İnsanlar bir yandan etrafımda dans ediyor bir yandan o çok bildiğim reklam cıngılını soyluyorlar: “dını nı nı nı alsak alsak bedavaya ne alsak?…dını nı nı nı nı…” Alışveriş arabasını orada bırakıp çıkışa doğru koşmaya başalıyorum. Müzik devam ediyor, insanlar hoplayıp zıplıyor, kutularından çıkarttıkları silahlarla etrafa ateş ediyorlar. Hepsinin suratında da korku filmlerinden öğrenilen o garip gümseme. Çıldırmak üzereyim. Koşuyorum, koşuyorum çıkışa ulaşamıyorum. O da ne bir metre bile ilerlememişim bile. Terden sırılsıklam oldum. Reyon görevlisi çocuk 32 diş tekmili birden sırıtarak, “Haftaya yeni modellerimiz de gelecek. Mutlaka görmelisiniz. Uzun namlulular, pompalılar…”cümlesini bitirmeden başından beri bastırdığım çığlıklarımı serbest bırakıyorum. Ama bu son andaki kahkahalarını duymamı engellemiyor.”

Merak etmeyin bu henüz gerçek değil. Uzunca bir süredir gördüğüm kabus bu. MKEK, altı, yedi ay önce kredi kartıyla taksitli ve peşin fiyatına indirimli silah satışına başladığını duyurduğundan beri bu reyon elamanı arkadaşla cebelleşip duruyorum. Bir devlet kuruluşunun tüketim toplumunun en popüler araçlarından birini kullanarak sanki ekmek satarmış gibi silah satmasını bir türlü aklım almıyor.

Hele taksitli silah satışına karşı aldığı olumsuz tepkilere kurumun verdiği cevap “Özrü kabahatinden büyük.” dedirten cinsten.. Kurumun, yaptığı o “çok şahane” savunma şöyle: "Yurt dışından ithal edilen tabanca satışı ile yerli üreticiyi rekabete sokarak kalitesini artırması, kaçakçılığın önlenmesi ve vatandaşın olabilecek ihtiyacının karşılanması hedeflenmektedir. MKEK silahları peşin olarak satmaktadır. Ancak vatandaşımızın kullandığı kredi kartlarına bankalar tarafından taksit imkânı sağlanmıştır.
MKEK bankaların kredi kartına tanıdığı taksitli satış imkânı ile tamamen yerli üreticiyi korumak ve silah fabrikasında yedek parça olarak biriken stokları eritmek için, bir defaya mahsus olarak bu uygulamayı başlatmıştır. Kaldı ki hali hazırda bazı yerli silah üreticileri, MKEK dışında, müşterilerine 15 taksite kadar nakit kredi imkânı tanımaktadırlar."

Bu müthiş savunmayı incelediğimde aklımda bir sürü soru oluşuyor. Öncelikle kurum, vatandaşın olabilecek ihtiyacını karşılamayı hedeflediğini söylüyor ki sanırım devletin asli görevi güvenlik tehdidi altinda olduğunu düşündüğü insanları silahlandırmak değil onların güvenliğini sağlamak ve bu tehdidi ortadan kaldırmak olmalıdır. Bunu da öncelikle silah kaçakçılığını önünü keserek, vatandaşın silahlanmasına da ciddi ön koşullar getirip silahlanmayı kısıtlayarak yapmalıdır. İnsanların silah almasına ihtiyaç kalmamasıdır olması gereken. İkinci hedef kaçakçılığı önlemekmiş – yasal silahlanmayı teşvik ederek? Hangi suçlu yasal silahla suç işler? Silah kaçakçılığının farklı bir alanı var. Ruhsatlı silah alınması daha kolay hale geldiğinde insanlar ruhsatsız silah almaktan vaz mı geçecekler? Hayır. Ruhsatsız silah potansiyel suçlarda kullanılmak üzere alınıyor. Baştan suç işleme amacı olmayan biri de başı belaya girdiğinde kullanıp atmak üzere ruhsatsız silah ediniyor. Ruhsatlı silah alımı kolaylaştığında bir yerine iki silahı oluyor bu vatandaşın: Biri evinde–ruhsatlı silahın meşru müdafa olarak güvenle kullanılacağı yegane yer- diğeri dışarıda kullanılmak üzere.

Savunmanın devam eden satırlarında kurum, biriken stokları eritmek için, bir defaya mahsus olarak bu uygulamayı başlattığını söylüyor. Yani bu nasıl bir mantık? Stoğundaki elma, armut değil ki! (Belki öyle zannedenler vardır tabii.) Silahı herhangi bir ticari emtiaymış gibi satamanız abesle iştigaldir. Hele bu davranışı devletin kendi eliyle yapması akla, mantığa ve ahlaka tamamen aykırı. Kurum, bazı yerli silah üreticilerinin müşterilerine 15 taksite kadar nakit kredi imkânı tanımalarını da kendi davranışlarının haklılığının bir göstergesi olarak sunuyor. Sanırım Devlet A.Ş. kurulmuş ve bizim haberimiz yok. Hepimize hayırlı olsun.

Böyle bir savunmanın yanı sıra, benim için inanılması güç olan başka bir durum da, kamuoyunda oluşan tepki karşısında santrali ve internet sitesi kilitlenen kurumun, Ziraat Bankası hariç diğer bankaların taksit uygulamasına son vermelerine ve TBMM Başkanlığı'na taksitli silah satışıyla ilgili soru önergesi verilmesine  rağmen hala ‘Kampanyaya devam’ kararı alabiliyor olması. Bu durum egemenliğimizin kayıtsız şartsız bizde oluşu(?) üzerine bir daha düşünmeye yöneltiyor insanı. Bana öyle geliyor ki, kendimiz söyleyip kendimiz işitiyoruz ancak.

“Gelecek, gömülmüş bir saatli bomba gibi, ama bugün tiktaklarını duyuyoruz.” diyor Stephen Spender. MKEK’in taksitli sialah satışında vücut bulan gelecek korkularım için müthiş bir tanımlama.

Bu uygulama bir yandan da, “Demokles’in Kılıcı” öyküsünü getirdi aklıma: Demokles, M.Ö. 4. yüzyılda Sirakuza’yı yöneten korkunç tiran Dionysios’un sarayında yaşamaktadır. Dionysios zalimliğiyle ünlüdür. Halkı tarafından nefret edillmesine rağmen, tek istediği bir gün Dionysios gibi bir yönetici olmak olan Demokles ona övüler yağdırmaktadır. Demokles’in bu yağcılığı Dionysios’un da gözünden kaçmaz, ona iyi bir ders vermek ister. Bir gün Demokles’e krallık giysilerini ve altın tacı giymesini ve onuruna verilen muhteşem ziyafette de ülkenin tiranıymış gibi davranmasını emreder. Demokles bu duruma fazlasıyla mutlu olmuştur ama mutluluğu kısa süre sonra fark ettiği ufak bir ayrıntı yüzünden pek uzun sürmez: Oturduğu tahtta, kafasının üstünde, tek bir kıla bağlı büyük ve keskin bir kılıç sallanmaktadır…

Bu hikayede Dionysios’un vermek istediği ders farklı olsa da benim hikayeden aldığım başka bir ders var: Kılıçla yönetenlerin ölümü de pek muhtemel kılıçtan gelecektir. Hal böyle iken yönetenler ya da yönetmek isteyenler, uyruklarının saygı ve sadakatini kazanmak üzere şiddet haricinde başka yollar ararlarsa hepimiz için daha iyi olur.

Geçen gece altı aydır müdavimi olduğum kabusa yeni bir bölüm eklendi. Nihayet kendimi delilerle dolu o marketten dışarı atmayı başarıyorum. Tam şöyle derin bir nefes alacakken önümden bir seyyar satıcı geçiyor:
 “Silaah! Kelepir silaah. Yanında ölüm bedava beyler, bayanlar!”

Müziğin Sesi ‘UZAK’tan Hoş Gelmez!

Uzun süredir beklediğimiz konser bu ay gerçekleşek. Hepimiz heyecanla bilet fiyatlarının açıklanacağı günü bekliyoruz. Beklemek heyecanımızı bir kat daha arttırıyor. İnsanın, dünyanın yaşayan en iyi mezzosopranolarından biri olan Cecilia Bartoli’yi canlı olarak dinleyeceği düşüncesi karşısında heyecanlanmaması mümkün değil.
           
Ve işte beklediğimiz gün geldi çattı. Sonunda bilet fiyatları açıklandı. Aman tanrım! Biletlerle beraber Cecilia Bartoli’nin kişisel eşyalarından bazılarını hediye olarak veriyorlar sanırım. Ya da bilemiyorum, bilet fiyatlarının içine Bartoli ile bir gece yemeğe çıkmak falan dahil olsa gerek. Çok merakta bırakmayayım. Bilet fiyatları şöyle: 215 YTL - 137 YTL - 67 YTL

Belki bazılarınıza çok da yüksek gelmemiştir bu rakam. Ama Avrupa Birliği İstatistik Kurumu'nun Avrupa’nın en yoksul ikinci ülkesi olarak açıkladığı ülkemizde bu rakamlarla bu konsere gidebilecek kaç kişi vardır? Tabi yetkililer “Biz de zaten herkesin gelmesini istemiyoruz” diyebilirler. Bu başka bir tartışma konusunu gündeme getirir.
           
Klasik müzik dinleyen, operaya giden kaç kişi kaldı Türkiye’de? Bu fiyatlarla kalan bir avuç insanı da kaybediyoruz. Yeni kuşaklar ise onlarla bunu paylaşacak ebeveynleri, büyükleri olmayınca kaliteli müzikten tamamen  mahrum oluyorlar.
           
“En İyi Klasik Vokal Performansı" dalında 2002 Grammy ödülünü ve 1999 sonbaharında piyasaya çıkan "Vivaldi" albümü ile dünyanın her yerinden sayısız ödül alan böylesine önemli bir vokal Türkiye’ye geliyor ve bizler –çok küçük bir azınlık dışında kalan çalışan kesim ve öğrenciler- bu konsere gidemiyoruz.
           
Festival Yönetimi ne düşünerek böyle bir fiyat belirledi bilemiyorum. Cecilia Bartoli’nin Orchestra La Scintilla ile Zürih’te gerçekleştirdiği konserde bilet fiyatlarının 84 YTL ile 166 YTL arasında, aynı konserin biletlerinin Amerika Zellerbach Hall’da 79 YTL ile 390 YTL arasında olduğunu öğrendim. Bununla birlikte yine aynı konserin  Amerika Illinois Üniversitesi’ndeki en yüksek bilet fiyatı ise 71 YTL. Şimdi bu fiyatlara bakarak “Bizim fiyatlar hiç de yüksek değilmiş işte.” diyenler vardır mutlaka.

Burada, 25 AB ülkesinin 100 olan satınalma gücü paritesine göre, kişi başına gelirin Türkiye'de 31 olduğunu (bu arada İsviçre’de 128) ve bu rakamla da yukarıda da belirttiğim gibi Avrupa’nın en yoksul 2. ülkesi durumunda bulunduğunu onlara hatırlatmak isterim. Hemen ABD için de rakamları vereyim. Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir yılda 5 bin 69 dolarken Amerika Birleşik Devletleri’nde 36 bin 100 dolar. Bu durumda ABD’deki alım gücü  bizimkinin yaklaşık 6 katı.

Son olarak Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin yeni sponsoru Borusan Holding ve başta yönetim kurulu başkanı Ahmet Kocabıyık olmak üzere tüm festival yönetimine haddim olmayarak! bir kaç ufak öneride bulunmak istiyorum. Önümüzdeki dönemlerde  toplumun belli bir kısmı dışında kalan müzik sevdalılarının da bu muhteşem konserleri izleme ve dinleme imkanı bulabilmeleri için bir takım yöntemler geliştirilebileceği görüşündeyim.
           
Hemen ilk aklıma gelen; her alınan normal bilet karşılığında bir öğrenciye konseri
bedava izleme olanağı tanınabilir. Biletlerin satıldığı internet sitesinde her bilet satın alındığında biriken bedava bilet sayısını gösteren bir kumbara konularak konser günü belli bir saatten sonra kumbarada biriken biletler -örn. 50 bilet- başvuran ilk 50 öğrenciye bedava olarak dağıtılabilir. Konserin program içeriğinde değişiklikler yapılarak bilet fiyatlarında farklı uygulamalara gidilebilir. Böylece 18’i ve 22’sinde normal olarak verilen konser, belirlenen başka bir günde bu farklı versiyonu ile gerçekleşebilir. Konser 1,5 saat sürüyor ve zengin bir program içeriyorsa bu saat kısaltılıp -1,5 saatten 45 dk.ya gibi- program içeriği değiştirilerek, ucuz bilet fiyatlarıyla toplumun daha geniş bir kesimine konserleri izleme olanağı sunulabilir. (tabi saatlerin kısaltılmamasını tercih ederim)
           
Eminim yönetim isterse, benim aklıma gelen bir iki basit çözümden çok daha iyi çözümler üretecektir. Geçmişte sanat hayatımıza hatırı sayılı katkılarda bulunan Borusan Holding’in önümüzdeki 10 yıllık dönemde sponsoru olacağı Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’ni toplumsal faydayı göz önünde bulundurarak, gelecek kuşaklarımızın da müzikten zevk almasına katkıda bulunmak üzere daha iyi bir duruma getireceğini umud ediyorum.

18 ve 22 Temmuz tarihlerinde saat 20:00’de Aya İrini’de gerçekleşecek konsere gideceklere bu muhteşem konserin tadına varmalarını diliyorum. Bizlerse konser mekanının dışında olcağız, kulağımıza bir iki nota takılsın diye. Kimbilir belki de karşılaşırız.