Yayınlananlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yayınlananlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2011 Pazar

Yaz Yağmuru


Yaz yağmurunun çatıda çıkardığı tıkırtılar bir mıknatıs gibi kapıya yöneltti onu. Yalnızca pek de uğraşılmadan bükülmüş olduğu belli küçük bir vidanın tuttuğu kapı, bir dokunuşla açılmaya hazır iştahla bekliyordu Bade’nin elini. Çok bekletmedi kapıyı Bade; o narin tıkırtıları, şıpırtıları çıkaran yağmuru görmek, ona dokunmak için parmağının ucuyla ittiriverdi vidayı yukarı. İş görmenin hazzıyla mırıldanarak açıldı tahta kapı da.

“Aman Tanrım” diye geçirdi içinden. “Muhteşem bir şey bu.” Gerçekten nadir durumlar hariç Tanrı’yı pek de anmazdı ama şu an yaşadığı bu şahane his henüz akıl yoluna ulaşıp kelimelere dökülemeyecek kadar ani gelmiş ve bir anda onu büyülemişti.

Minik su damlacıklarını hiç bu denli kıvrak, bu denli özgür, bu denli mutlu şakırken gördüğünü hatırlamıyordu. Her biri düşeceği yeri özenle seçiyordu sanki. Pıt... 10 gün önce diktiği fasulye filizinin üstüne. Pıt, pıt... dün ahırdan tezek taşıdıktan sonra dışarda bıraktığı uzun plastik çizmelerin içine. Pıt... küçücük bir delikten süzülerek, daracık saçağın altına sığınmış, kapı açıldığından beri gözünü ondan ayırmayan Karabaş’ın ıslacık burnuna. İçinde an be an kabaran bir mutlulukla dışarıya uzattığı eline... pıt, pıt, pıt.

Onu sarmalayan bu hisler yumağından başı dönüyordu Bade’nin. Sol elini kapıya yasladı ayakta durabilmek için. Algıları hiç bu kadar açık olmamıştı sanki. Dünyanın tüm kokuları ona doğru koşuyor, görebildiği şu küçük köy manzarası kıtalardan büyük görünüyordu gözüne. “Aman Tanrım” dedi ‘tekrar’,  “Öldüm de başka bir diyarda mıyım ya da yaşadığım ilk gün mü bu?” diye geçirdi içinden.

Yağmur hızlanmış, görüşü bulanıklaştırmış olsa da uzaktaki köy evleri seçilebiliyordu hala. Önünde uzanan kocaman meyve bahçesi ise hızlanan damlaların altında daha bir mutlu, eğleniyor, bir yandan da çeşit çeşit meyve kokularını toprak kokusuna katıştırarak sevenlerine yolluyordu. Armudun, elmanın, şeftalinin, incirin esritici selamını içine çekti Bade, derin derin.

Hemen yanındaki kümesten tavukların kıkırdaşmaları işitiliyordu. Arada bir de ‘Havalı’ horozun- Bade her gün tüm vakuru ve ritmik adımlarla mevkisini tavaf eden çilli horoza bu ismi takmıştı- uzun uzun attığı naralar geliyordu kulağına. Keyiften miydi Havalı’nın bu içli nameleri, kızların çevirdiği koyu muhabbetten yağmur yüzünden kaçamadığından mıydı kim bilir.

Hala hiç kıpırdamadan ona bakmakta olan Karabaş’a çevirdi yine gözlerini. Domuz kovalamaya meraklı zade de bu yakın ilginin karşılığında, ormanda aklı selimlikten uzak birinin kurduğu kapana kurban verdiği kuyruğundan artakalan minik deri parçasını sallayabildiği kadar hızlı sallamaya başladı hemen. “Naber oğlum? Senin gibi bir deli fişeği bile yerinde oturtacak denli çok yağıyor değil mi?” Sözlerinin ardından akşamdan kalan yemeği getirmek üzere içeriye girdi. Gözleriyle Bade’nin yaptığı her hareketi özenle takip eden Karabaş ise az sonra çekeceği ziyafetin heyecanıyla ayaklanmış, kapı ağzından girmesi yasak olmayan tek uzvu olan kafasını olabildiğince içeriye uzatarak – bu haliyle oldukça komik görünüyordu- gelen yemeğin kokusunu almak için oldukça gayretkeş, burun deliklerini elinden geldiğince bir aşağı bir yukarı oynatıyordu.

Mutfağı olmayan evinde, olan birkaç kapkacağını, erzağını yerleştirecek küçük de olsa açık bir dolap vardı. Karabaş’ın yemeğini servis etmeden önce bu havada şöyle güzel bir çay içmenin keyfini hatırlayarak dolapta çay kutusunu arandı bir süre. Aradığı şeyi sonunda yerdeki kirli kap kacağın yanında buldu. Belli ki akşam uykusu etrafı toprlayamayacak kadar ani bastırmıştı. Tabur tabur karıncaların akın ettiği kirlileri tuvaletle aynı yerde olan lavaboya taşırken asıl ordunun daha yolda olduğunu görüp onlardan önce tabak çanağı yerden kaldırabildiği için bir oh çekti. Dünden dolu kalan demliğini temizleyerek merdiven altındaki kuytuya yerleştirdiği küçük piknik tüpüne bir güzel yerleştirdi çaydanlığını. Tüm bunlar Bade’yi acayip eğlendiriyordu. Köye geleli neredeyse bir ay olmuş, cicim günleri denilebilecek o ilk günleri de çoktan geride bırakmış olmasına rağmen şehirde olsa delireceği şeylerle burada acayip bir şekilde mutlu oluyor, eğleniyor hatta bunlar sayesinde yaşadığını, yaşamı, yaşamını hissediyordu.

Bade’yi beklemekten yorulmuş Karabaş’ın heyecanı her an depreşmek üzere bir süreliğine yatışmış, kafasını eşikteki terliklerin üzerine boylu boyunca uzatmıştı. Heyecanı fışkıramadan içinde donmuş bir çocuğun küskünlüğüyle Bade yemek tenceresiyle yanına gelene kadar hiç kıpırdamadı bile, sadece upuzun kirpiklerinin hafif aralık olduklarını gizlediği boncuk yeşili gözleriyle takip etmekle yetindi onun adımlarını. Yağmur hafiflemişse de güzelliğinden bir şey kaybetmemişti. Bu huzur dolu havadan derin bir nefes çekti içine Bade. Sonra, Karabaş’ı uzunca bekletmiş omanın üzüntüsüyle gözleriyle yemek tasını aradı etrafta. Biraz ilerdeki kütükten yapılma bankın yanında duruyordu. Karabaş’la komşu köpek Cesur’un yalancıktan çekişmelerinin ortasında kalmıştı yine anlaşılan. Bade dışarı çıkmak için terliklerini aradı bir süre ama onların muzır muzır kendisini takip etmekte olan kara kuçunun koca kafasının altında ısınmakta oldukları aklına gelmedi tabii. Karabaş da hiç çaktırmamıştı hani. Kendi kendine “Ne yapalım, oradaki tas alınacak” diyerek çıplak ayaklarıyla atlayıverdi çamurun içine. Önce hızlı hızlı attığı adımlar tası alıp dönerken iyice yavaşladı, yavaşladı -bastığı yerdeki yumuşaklığın tüm vücuduna yayıldığını hissetti- ve durdu. Kafasını sonunda dışarı çıkarmış, hala yakın takipte olan Karabaş ise bu durumu derin bir iniltiyle karşıladı. “Çamur işte, bildiğin çamur” diye geçirmiştir belki içinden kim bilir.

Bade’nin bildiği bir çamur değildi bu, aksine hiç bilmediği bir şeydi bu çamur. “Güzel ayakkabılarım kirlenir diye basmaya cesaret edemediğim şey bu mu?” diye geçti aklından hızlıca. Okşarcasına yağan yağmurun altında kendinden geçmiş, vücudundan ruhuna yayılan huzurun tadını her zerresinde hissediyordu. Farkında olmadan kollarını iki yana doğru açtı, yüzünü de yağmurun şefkatli dokunuşlarından payını alması için gökyüzüne çevirdi. Karabaş Bade’den ümidi iyice kesmişti artık ama yaptığı acayip davranışlara bir anlam verememiş olsa gerek eskisinden de dikkatli şekilde her hareketini izliyor, kendince değerlendiriyordu. Tam bu sırada Cesur, ağzında bir kemik usulca yaklaştı Karabaş’ın yanına ve oturdu. Bade kollarında hissettiği ağırlığın etkisiyle kendine gelip Karabaş’ı hatırladığında, bir elinde içi suyla dolmuş tas diğer elinde lapa olmuş yemek, kolları hala açık, her köşesi ıslak öylece duruyordu bahçenin ortasında. Gözlerini açtığında ilk gördüğü şeyse onun bu halini seyretmekte olan iki şaşkın köpek oldu. Henüz kendine gelmiş, sonunda uçmak istercesine açılan kollarını indirebilmişken Karabaş’ın mide gurultusunun sesine daha fazla dayanamayan Cesur’un ağzında getirdiği kemiği “Abi sen bunu ye istersen.” dercesine Karabaş’ın önüne koymasıyla bir anda sabahtan beri içinde tuttuğu kahkahalarına hakim olamadı. Ellerinde tuttuğu tencereler bir anda hafiflemişti sanki, tüm bedeni gibi. Kollarını bu sefer tam da öyle yapmak istediği için iki yana açtı ve hala yağan yaz yağmurunun çıkardığı tıkırtılara, şıpırtılara kahkahalarını katarak dönmeye başladı.
Karabaş, yaz yağmurunun altında bir güzel yedi kemiğini...

Nisan 2009

16 Şubat 2011 Çarşamba

Çin’den İstanbul’a Ving Tsun’un Yolculuğu


National Geographic kanalının “Tarihin en ölümcül silahları’’ belgeselinde ön saflarda yerini alan “Ving Tsun” ile benim işim ne?

Hayallerin şehri İstanbul’a taşınalı henüz iki sene oldu ama bu süre zarfında evime iki kere hırsız girdi ve üçü evimin önünde olmak üzere beş kere gaspa uğradım. Yaşadıklarımı anlattığım arkadaşlarımın, daha kötüsü olmadığı için aslında şanslı olduğumu söylemeleriyle başıma gelenlerin pişmiş tavuk örneğiyle benzerlik taşıdığına olan inancım yerini, kendimi korumak için yapabileceğim şeyler üzerine kafa yormaya bıraktı.

Ufak tefek bir kadın olarak kendimi savunmak üzere ilk aklıma gelen şeyler göz yaşartıcı sprey, elektro şok cihazı ve alarm cihazları oldu. Aklıma gelen ve araştırdığım çözümlerin bazılarını bana uygun olmadıkları için bazılarını ise pek de işe yaramadıklarını düşündüğümden eledim. Araştırmaya devam ederken hayli ilginç aynı zamanda düşündürücü bazı verilere de rastladım. Mesela Emniyet Genel Müdürlüğünün rakamlarına göre 2006 yılında asayiş suçları yüzde 61, şahsa karşı işlenen suçlar yüzde 62, mala karşı işlenen suçlar yüzde 60 artmış. Başka bir deyişle; her 40 saniyede bir birilerinin canına ya da malına kastedilmiş. Geçen seneyle bu sene arasında kapkaçın neredeyse ikiye katlandığını görüyoruz. 2005'te 7 bin 168 kapkaç olurken; bu sayı 2006'da 12 bin 154'e fırlamış.

Araştırmaktan yorulmuş ve öğrendiğim bilgilerden bir hayli kaygıya kapılmış olarak tam pes etmek üzereydim ki yakın dövüşün bilimsel yöntemlerle rafine edilmiş hali olan Ving Tsun (ving çun)’la karşılaştım. Aşırı güç gerektirmemesi, bünyesinde tuğla, taş, tahta kırmacılığı, uçan tekmeler, bağırıp çağırmalar, hoplamalar zıplamalar bulundurmamasıyla ilk anda etkiledi beni.

Ving Tsun’un doğuş hikayesi 300 yıl öncesine kadar uzanıyor. Çin, Hanedanlığı başlangıcında Mançuryalılar’ın hakimiyeti altındadır. O dönemde ünlü Shaolin manastırında Shaolin Kung-fu, rahipler tarafından geliştirilip öğrencilere aktarılmaktadır. Bu manastırı kendileri için tehlike olarak gören Mançurya imparatoru manastırı kapatma kararı alınca dağlara kaçan rahibe ve rahipler burada direnişçilere dövüş sanatını öğretmeye başlarlar. Ancak bu arda Mançuryalılar da hain manastır öğrencilerinden Shaolin Kung-fu’nun inceliklerini öğrenmektedirler. Bunun üzerine rahibe Ng Mui yeni bir dövüş sanatı arayışına girer. Bu yeni stil rakibi kolay tekniklerle, büyük bir güce ihtiyaç olmaksızın alt etmek fikrine dayanmaktadır. Fikrin gelişiminde etkili olan bir turna ile tilkinin kavgasında turna hiç geri hareket etmeyerek ustaca manevralarla tilkiyi yanına yaklaştırmaz. Tilkinin her saldırısında turna, kanadıyla gücü yönlendirerek aynı anda tilkiyi gagasıyla tartaklar. Bu olay rahibenin Shaolin tekniklerindeki yanlış prensibi anlamasına neden olmuş: “Kuvvete karşı kuvvet" prensibi güçlü bir rakip karşısında ümitsizliğe yol açmaktadır. Akıllıca olan rakibin gücünü saptırmak ve bu gücü ona saldırmak üzere kullanmaktı..
Rahibe, yeni stili geliştirdiği günlerde, sıklıkla alışveriş yaptığı dükkan sahibinin kızı Yim Wing Chun’un bir savaş lordu tarafından evliliğe zorlanmakta olduğunu öğrenir. Bunun üzerine yeni dövüş stilini Wing Chun'a öğretir. Wing Chun bu dövüş sanatı sayesinde lordu hayatından uzaklaştırarak sevdiği adamla evlenir. Rahibe de bu ufak tefek kızın zaferinin ardından yeni dövüş sanatının adını Wing Chun olarak seçer. Wing Chun dövüş tekniklerini kocasına da öğretir ve böylece yeni stil onlar tarafından başkalarına aktarılmaya başlanır.

Evet, hikayesi Çin’de böyle başlayan Ving Tsun, Almanya’da kendilerini neo nazilere karşı savunmak için bu savaş sanatını öğrenen 2. jenerasyon Türk gençleri tarafından 1980’lerde Türkiye’ye getirilmiş. O yıldan günümüze bir hayli okul açılmış kapanmış yani Ving Tsun bir hayli rağbet görmüş Türk halkı tarafından. Aklımdaki sorulara cevap bulmak üzere, İstanbul’da Ving Tsun eğitimini en iyi şekilde veren yerlerden biri olan Martial Arts Club’a giderek, Ving Tsun Kung Fu Association-Europe organizasyonu Türkiye koordinatörü ve eğitmeni Sifu Nedret KILIÇ ile konuşmanın yerinde olacağını düşündüm.

Merhaba Hocam. Savaş sanatları okulunda sadece dövüş teknikleri mi öğretilir?
Sifu N.K.- Savunma dersi veren pek çok okul, fiziksel karşılaşmalardan kaçınma veya bunları etkisiz hale getirme amaçlı stratejiler de öğretmektedir. Bu gibi derslerin içeriğine göre genel olarak, duruş stratejileri ve savunmadaki kişinin kendine güvenini arttırma öğretilir. Kişinin kendine güveninin fiziksel saldırıların bir kısmını engellediği düşünülmektedir. Adrenalin ve korku faktörünü olumlu yöne çevirip kullanabilme yeteneği ve en önemlisi farkındalık eğitimi, teknik yanında tamamlayıcı öğeler olarak öğretilmelidir.

Ving Tsun sisteminden teknik olarak da biraz bahseder misiniz?
Sifu N.K. - Sistemde 6 form vardır. Çıplak el formları ve tahta adam formu silahsız yakın dövüşe ait kavram ve prensipleri içerir. Silahlar daha sonra öğretilir. İyi idman yapan yetenekli bir öğrenci sistemi yaklaşık 5 yılda tamamlar, genel hatlarıyla öğrenmiş olur, ustalaşması elbette zaman alacaktır. Sokakta kendini koruyacak seviyeye gelmesi ise ortalama 1.5 yıldır. Eğitim esnasında herkese aynı prensipler ve teknikler gösterilirken yaş, amaç ve fiziki kapasite değişkenlerine ve kabiliyetine göre öğrencilere farklı yaklaşılır.      

Son olarak Ving Tsun’un felsefi ve ruhani yönünü açıklar mısınız?
Sifu N.K.- Tüm Çin orijinli  savaş becerileri felsefi düşünceye bir şekilde bağlıdır. Ving Tsun felsefesi bireye kendini nasıl dengede tutması gerektiğini öğretir. Bu temel fikir Çin’in 3 büyük dini olan Taoizm, Budizm ve Konfüçyanizm’den kaynaklanır. İnsanların aşırılıklardan ziyade orta yolda yaşamalarını salık verir. Ving Tsun savaş teknikleri Ying Yang -evrensel denge- prensibi üzerine dizayn edilmişlerdir. Hareketlerde inanılmaz bir yumuşaklık ve akıcılıkla birlikte temas anında büyük bir tahribat gözlenir.

Sifu Nedret Kılıç’tan sorularıma aldığım doyurucu yanıtlar sonucunda artık bir Ving Tsun öğrencisiyim. Başlayalı henüz kısa bir süre olmasına rağmen, Ving Tsun'un bedenin ruhsal yönden dengesini sağlayan form çalışmaları üzerimdeki stresi azalttı bile. İnsan bedensel ve ruhsal anlamda hem kendini tanıyor hem de geliştiğini hissedebiliyor, bu da içsel enerjinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Yaşadıklarımızın çoğu zaman bizi nerelere götürebileceğini kestiremiyoruz. Kötü bir olayın sonucunun böyle güzel bir getirisi de olabiliyor. Yine de bu hepimizin Ving Tsun öğrenerek gaspçı ve hırsızlarla tek başımıza savaşacağımız anlamına gelmiyor tabii. En güzeli emniyet güçlerimizin görevlerini tam olarak yapmaları ve Ving Tsun öğrenmenin de bizim yanımıza kâr kalması.


9 Şubat 2011 Çarşamba

Kar

İbrahim Efendi’nin “Boza” diye bağıran kapkalın tanıdık sesi kulaklarına eriştiğinde yatağına yatmak üzereydi Alim. Son zamanlarda hemen her gün duyduğu pala bıyıklı şişman bozacının davetkar sesi, merakını giderek daha fazla kamçılar olmuştu: Neydi ki bu boza acaba? Kış ortası, bu soğukta, adamı don gömlek sokağa çıkardığına göre sıcak bir şey olsa gerekti. Karşı apartmandaki komşuları her gece mutlaka, elinde koca bir şişe sanki az önce yataktan kalmış gibi, boza almak için fırlıyordu dışarı. Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da soğuktan hissizleşmeye başlayan küçük ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalıştı. İşe yaramayınca karnına kadar çektiği dizlerinin arasına sıkıştırdı ve öylece düşlere daldı. Sık sık yapardı bunu Alim; uyumadan önce uzun bir süre gözlerini kapatıp kendini hayallerine teslim ederdi. Nefes buharlarının havada beyaz bir duman halinde kıvrılıp insana sürekli hayatta olduğunu hatırlattığı buz gibi ahşap odada, ısınmak için bulduğu yegane çözüm buydu Alim’in.
İşte şimdi kapalı göz kapaklarının ardında fıldır fıldır oynayan göz bebekleri yeni bir hayal trenine binmek üzere olduğunun işaretiydi. Önce bir ses duydu; daha önce hiç duymadığı kadar tatlı, sıcacık bir ses, bir mırıltı.  Kendini gördü odanın içinde; yatağında doğrulmuş sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu şaşkın şaşkın. Ardından bir ışık gördü; tavanın sokağa bakan tarafındaki delikten sızıyordu içeri usul usul. Meraklı bakışlarını delik üzerinde kilitledi; yavaş yavaş yoğunlaşan ışığı gözleriyle içeri çekmek ister gibiydi. Ve istediği de oldu: Önce, iyice yükselen mırıltı doldurdu odayı. Sonra delikten bembeyaz yoğun bir sıvı akmaya başladı yavaş yavaş ve giderek hızlandı. Aktıkça oda da aydınlanıyordu sanki. Mis gibi bir koku da yayılmıştı şimdi odanın içine. Çok bildik bir kokuydu bu. Neyin kokusu olduğunu bir türlü çıkartamıyordu ama kesin olarak farkındaydı; sıcak kokuyordu. Bozaydı bu. Evet evet, mutlaka boza bu olmalıydı. Hep hayal ettiği gibi sıcacık.
Küçük oda giderek ısınıyordu; boza odanın içini doldurmaya devam ediyordu; şimdiden yatağının seviyesine gelmişti bile. Alim’in gözleri hala delikteydi. Boza, çok hızlı akmaktaydı artık. Küçük deliğin çevresindeki tahtaların kıpırdadığını gördü. İçinden ‘tahtalar kırılacak galiba’ diye geçirmesiyle bozanın odanın yan duvarını yıkarak bir sel gibi içeri dolması bir oldu. Alim, kahkahalar atarak ayağa kaltı yatağında. Hiç bu kadar güzel bir şey görmemişti ömründe. Bembeyaz sıvı, köpük köpük, dalga dalga içeri dolarken yaydığı ışık haleleri, çiçek çiçek odada dans ediyordu sanki. İçerisi sıcacıktı; artık hiçbir yeri üşümüyordu.
Derken buz gibi bir şeyin sol yanağında gezindiğini hissetti. Soğuk, kısa bir süre içinde tüm büyüyü bozmuştu. Alim yavaşça gözlerini aralarken odayı dolduran boza inanılmaz bir hızla geldiği delikten geri çıktı; duvar da tekrar eski haline gelmişti üstelik. Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey, karşı tavandaki delikten içeri efil efil yağan kar oldu. Galiba hissettiği soğukluğun nedeni de yanağındaki birkaç kar tanesinin keskin dokunuşuydu. Ama hala üşümüyordu; şaşırdı. Hatta tüm vücudu sıcacıktı. O güzel koku ve tatlı mırıltı da devam ediyordu. Kafasını hafifçe yana çevirdiğinde suratına kocaman bir gülümseme yayıldı. Annesi, çelimsiz cüssesinin elverdiği ölçüde, sadece bedeniyle değil tüm benliğiyle sarmıştı küçük oğlunun bedenini. Nefes aldıkça yorgun yorgun inip kalkan göğsünü hissetti sırtında; “O kokuyu bir yerden hatırladığımı biliyordum” diye düşündü mutlulukla. Tekrar kapattı gözlerini. Bozacı İbrahim Efendi çoktan uzaklaşmıştı mahalleden. Kim bilir hangi çocukların hayallerine doğru adım atıyordu sıcak sıcak...



20 Ocak 2011 Perşembe

Cengiz Han


Madalyonun iki yüzü: Acımasız bir savaşçı, yüreği yaralı bir insan
              
Hiç bitmeyen bir tartışmadır; kötü mü doğulur, yoksa kötü mü olunur? “Kötü” göreceli bir kavram,özellikle de tarih söz konusu olduğunda,geçmişin bıraktığı muğlâk izlerin içinde, gerçekten“kim kötü? Kim iyi?” bunu keşfetmek hiç kolaydeğil. Yönetmen Sergei Bodrov da “Mongol-Bölüm 1”de,dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kara imparatorluğunu
kuran ve yöneten Cengiz Han’ın hayatını bizlere aktarırken, onun dünyayı sarsan gaddar, savaşçı kimliğine değil de madalyonunöbür yüzündeki, oldukça yüksek stratejik zekâsının
yanında hayli duyarlı, sadakate, dostluğa önem veren,çocuklarına karşı müşfik bir baba ve inançlı olduğu kadarda inatçı, âşık bir adama odaklanmış. Sergei Bodrov’un 2002’de kendisiyle aynı adı taşıyan ve aktör olan oğlu Sergei Bodrov Jr.’ı Kuzey Kafkasya dağlarında çığ düşmesi sonucunda yitirmesi, henüz on yaşındayken babası düşman klan Merkitler tarafından zehirlenerek öldürülen Cengiz Han’ın hayatından kesitler sunan “Mongol”u çekmeye karar verirken ne ölçüde etkilendi bilinmez. Ama Cengiz Han’ı bir canavar gibi değil, bir insan olarak ele alıp, Cengiz Han’ın içinde bulunduğu koşulların, bir insanı nasıl sarıp
sarmaladığını ve zor şartlar altındaki bir yaşamın haykıran mücadelesini, objektif bir şekilde beyaz perdeye yansıtma çabasındayken, yaralı bir babanın duyarlılığında hareket etmiş
olduğu aşikâr.

Sergei Bodrov Sr.’ın hem yönettiği hem de Arif Aliev ile birlikte senaryosunu yazdığı film, bir Rus, Moğol, Kazak ve Alman ortak yapımı. Film, sadece fakir ve talihsiz Timuçin’in
nasıl dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran ve yöneten Cengiz Han olduğunu anlatan, klasik anlamda epik bir film değil. Cengiz Han’ın benzersiz cesaretini ortaya koyan savaş
sahnelerinden çok, küçük bir çocuğun iç dünyası; hayalleri, korkuları, istekleri, inançları üzerine odaklanmış bir film.

Batı’da gaddar, Doğu’da çoğunlukla bir kahraman olarak anılan Cengiz Han’ın çocukluğundan (1172), Cengiz Han unvanını aldığı 1206 yılına kadarki döneminin, görsel olarak hayli etkileyici bir dille anlatıldığı “Mongol”, yaklaşık yirmi milyon dolara mal olmuş. Sergey Trofimov ve Rogier Stoffers’ın görüntü yönetmenliğini yaptığı ve sinematografik olarak oldukça etkileyici olan filmin kurgusu da “Matrix”teki çalışmasıyla Oscar alan Zach Staenberg tarafından yapılmış. Filmde gerçekten görülmeye değer bir işe imza atan ve filme önemli katkısı olan yapım tasarımcısı Dashi Namdakov’un heykelleri, dünyanın en önemli müzelerinde, Rus ve diğer ülke devlet adamlarının özel koleksiyonlarında yer almaktadır.

Film, 1192 yılında, henüz Cengiz Han unvanını almamış olan Timuçin’in tutsak olarak bulunduğu Tangut’ta başlıyor ve Sergei Bodrov, seyirciyi daha sonra da can alıcı bazı sahnelerde incelikli bir metafor olarak kullanılacak şiddetli bir yağmur sahnesiyle selamlıyor. Cengiz Han’ın yağmura eşlik eden şimşekten, tüm Moğolların aksine, korkmaması onu diğerlerinden farklı kılan özelliklerinden biri ve belki de görsel olarak en akılda kalıcı olanı.

Etkileyiciliği yüksek bu giriş sahnesinin ardından, yirmi sene önceye; o dönemde dokuz
yaşlarında olan Timuçin ve babası Yeşügey (Esugei)’in Timuçin’e gelin seçmek için Merkit
klanına gitmek üzere adamlarıyla birlikte yol aldıkları zamana dönüyoruz. Göçebe klanlar
arasında sürekli savaşın hüküm sürdüğü, her savaşta hasımların değiştiği ve bir han öldüğünde o klanın hakimiyetinin de bittiği bir zamandır bu. Yeşügey’in arkadaşlarından
birinin klanında konaklamak üzere mola verdiklerinde, ileride eşi olacak Börte ile tanışması, Timuçin’in hayatındaki ilk dönüm noktası olur. Börte’den hoşlanan ve gelin olarak onu seçmeyi aklına koyan Timuçin, babasını bir şekilde ikna ederek gelinini Merkit’ler yerine bu zayıf klan içinden seçer.

Karşısına çıkarılan gelin adayları arasından tercihi tabii ki Börte olur. Beş sene sonra, Börte ile evlenmek üzere ertesi gün yola çıkarlar ve talihin kötü bir cilvesiyle mola yerinde düşmanlarıyla karşılaşırlar. Timuçin’in hayatındaki ikinci dönüm noktası da o gün gerçekleşir. Babası, düşmanın ikram ettiği sütü, geleneklerine aykırı davranmamak için içince zehirlenerek ölür. Bundan sonra filmde, hem kendisinin hem de sevdiklerinin hayatta kalması için mücadele veren, on yaşındayken bir anda büyümek zorunda kalan ve gücünü Tengri’den ve kendine olan inancından alan bir adamın mücadelesine tanık oluyoruz.

“Mongol”un senaryosunu, Cengiz Han’ın gerçek hayat hikâyesiyle birebir örtüşmediği için eleştirenlere “Olayların tam olarak nasıl olduğundan bahsetmiyorum. Sadece ‘böyle olabilirdi’
diyorum.” diye karşılık veren Rus yönetmen Sergei Bodrov, “Cengiz Han, işkenceyi yasakladı, köleliğe karşı çıktı. Pek çok kişi bunları bilmiyor.” diyerek gerçeği keşfetmek adına duyarlılığımızı hadım etmememiz gerektiğine de içten içe bir gönderme yapıyor.

Moğol geleneklerini aktarmadaki ustalığı ve yaratılmış başarılı atmosferine rağmen film,
pek çok açıdan, Moğollar tarafından yöneltilen eleştiri oklarının da hedefi durumunda. Hoşnutsuzluğun bir kısmı filmin bazı yerlerde, gerçek olduğu düşünülen tarihi bilgilerle çelişmesiyle ilgiliyken, bir kısmı da yansıtıldığı şekliyle filmin Moğolları birbirleriyle sürekli kavga eden, barbar bir halk olarak dünyaya tanıtması ve filmde Cengiz Han’ın gücünün yeterince ortaya konulmadığıyla ilgili hassasiyetten kaynaklanıyor. Bir belgesel film seyretmediğimizin farkında olarak “Mongol”u o dönemin koşulları göz önünde bulundurularak çekilmiş, altyapısı oldukça iyi hazırlanmış epik bir film olarak değerlendirip, benzerleriyle
karşılaştırıldığında bu eleştirilerin abartılı olduğu söyleyebilir. Yaptığı kötülükler göz önüne alındığında bir barbarı bu denli duyarlı ve kahraman bir adam olarak beyaz perdeye aktarmanın doğru olmadığını savunanlara karşı ise Bodrov, “Cengiz Han’ın yaptıkları, milyonlarca kişinin hunharca öldürüldüğü 20. yüzyıl katliamları yanında çok önemsiz kalır.” diyerek cevap veriyor.

Doğduğu sırada avucunda tuttuğu rivayet edilen kan pıhtısı Timuçin’in ilerde büyük bir savaşçı olacağının tanrısal işareti olarak algılanmıştı. Pek çoğuna göre o acımasız bir barbardır
ama Cengiz Han’ın (Timuçin) gerçek kişiliği bu basit tanımlamadan çok daha gizemli ve çok daha katmanlıdır. Babası öldükten sonra kendi klanı tarafından terk edilen, okuması
yazması olmayan bu genç adam, birbirleriyle savaşan Moğol kabilelerini bir araya getirerek, topraklarının yüz ölçümünü 30 milyon km2’yi bulacak şekilde genişleterek, gelmiş geçmiş
en büyük kara imparatorluğunu kuracak ve Büyük Steplerin Cengiz Han’ı ilan edilecektir.

İki insan, bu büyük stratejist dehanın hayatını derinden etkiler: Biri aşık olduğu ve saygı duyduğu karısı Börte, diğeri kan kardeşi oldukları halde Timuçin’e olan sevgisini iktidar hırsına kurban ederek sonradan düşmanı haline gelen Camuha (Jamukha)’dır. Börte’yi kaçırıldığı Merkit klanından kurtarmak üzere Cengiz Han’a yardım eden Camuha, kısa bir süre sonra, dünyanın yarısına hükmedecek olan bu efsanevi liderin bir araya getirdiği yenilmez ordunun karşısına çıkacak ilk komutan olacaktır.

Sergei Bodrov, Cengiz Han’ı canlandırmak üzere Moğol olmayan bir aktörü tercih etmekte hiç tereddüt etmemiş. Japon sinemasının oldukça beğenilen aktörlerinden Tadanobu Asano’yu
tercih ederken, seçimini, onu canlandıracak aktörün Cengiz Han’ın güçlü ve gizemli kişiliğini en iyi şekilde yansıtmasını, bu güçlü karakterin altında ezilmeden rolü taşıyabilmesini göz
önünde bulundurarak yapmış. Asano’nun bu konudaki performansının Cengiz Han’ın gücünü yansıtmakta yetersiz kaldığı, sahnelerde oldukça donuk olduğu eleştirilerine katılmak
mümkün değil. Belleklerde yer etmiş, Cengiz Han’ın vahşi, savaşçı ve güçlü bir kişi olması gerekirken, böyle bir kişinin aynı zamanda tutkulu bir âşık, müşfik bir baba, duyarlı bir
komutan olabileceği ihtimali pek de kolay kabul edilemiyor. Çünkü hayallerdeki güçlü erkek imajını yıkan resme çabuk itiraz edilebiliniyor. Asano’nun ortaya koyduğu performans,
filmin Cengiz Han’ın hayatını, onun sadece gaddar bir savaşçı değil aynı zamanda hepimiz gibi bir insan olduğu gerçeğini yansıtan tarzı ile oldukça tutarlı. Eleştirilerin aksine Cengiz
Han’ın cesareti ve kaderciliği arasında kurduğu dengeyi yansıtmada oldukça zor bir işin altından başarıyla kalkıyor.

Bodrov filmde, Moğol halkının “kadın”a geleneksel bakış açısını, Cengiz Han’ın eşi ve annesi üzerinden vurgular yaparak, tüm filme ince bir şekilde işlemiş. Ve filmde “kadın” kavramına
geniş ve önemli bir yer vermiş. Her iki kadın da güçlü, zeki ve en az erkekleri kadar cesur yansıtılmış. Filmden Moğol erkeklerinin hayatlarındaki en önemli şeylerinin başında eş
seçimlerinin geldiği öğrenilirken, Yeşügey’in, eş seçerken dikkat etmesi gereken noktaları, oğlu Cengiz Han’a aktarırken de, yine Moğol kültürü hakkında ipuçları elde ediliyor. Moğol
oyuncu Khulan Chuluun, bu ilk filminde, Cengiz Han kadar iyi bıçak kullanan ve onun kadar inatçı Börte rolünde şaşırtıcı bir performans ortaya koyuyor. Cengiz Han’a “İki koç kellesini
aynı kapta pişiremezsin” diyerek iki “lider”in savaşmak  yerine güçlerini paylaşmalarının olanaksızlığına dikkat çeken Börte, karakteriyle güçlü olduğu kadar, uzak görüşlü bir kadın
portresi de çiziyor.

Moğolistan, Kuzey Çin ve Kazakistan’ın farklı bölgelerinde gerçekleştirilen “Mongol”un çekimleri iki seneden fazla sürmüş. Cengiz Han ve onun kan kardeşi Camuha’yı canlandıran
aktörlerden Tadanobu Asano Japon, Sun Hong-Lei de Çinli olduğundan her ikisi de bu dili öğrenmek durumunda kalmış. Çince, Moğolca, Kazakça, Korece, Japonca, Uygurca, Rusça
ve İngilizce dilleri arasında çeviri yapan tam kırk çevirmen tüm çekim mekânlarında 600 kişilik film ekibiyle birlikte yer almış. Bodrov, “Mongol – Bölüm 1”in devamı olup olmayacağına kesin olarak karar vermemiş ama bir devam filmi çekilirse, bu sefer Cengiz Han’ın doğu Çin ile savaştığı son yıllarına odaklanmak istediğini söylemiş.

Tüm eleştirilere rağmen “Mongol Bölüm 1”in, son dönemlerin en önemli Rus filmlerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. İlk yıllarında belli bir süre sinemanın lokomotifi olan Rusya,
sinemaya damgasını vuran Eisenstein, Vertov gibi büyük yönetmenler yetiştirmiş olmasına rağmen, sinema sektörünün karlılığını fark eden Amerikalı yatırımcıların para çuvalının
ağzını açmaları ve sinemayı bir eğlence aracı haline dönüştürmeleriyle yıllardır bu alandaki rekabetten uzak kalmıştı. Fakat son dönemlerde toplumun beklentilerine cevap verecek
teknolojiye sahip olmaya başlayan Rus sineması, kendi kabuğundan çıkarak, dünya seyircisine hala ayakta olduğunu hatırlatmayı başardı. Her zaman farklı bir yaklaşıma sahip olan
Rus sinemacılarının gişe yapmak için kullanmak durumunda oldukları bazı araçları kullanırken, bir yandan da kendilerini teknolojinin dipsizliğine kaptırıp, yollarını kaybetmeden sinemaya daha çok şey katmaya devam edeceklerdir.

Aksiyonu yüksek olan sahnelere aldanıp bir macera filmi beklentisinde olanlar ya da “Gladyatör”, “Braveheart” gibi savaş sahneleri yoğun bir film bulmayı hayal edenler açıkçası
“Mongol”da aradıklarını pek bulamayacaklar. Bu film, büyük Asya imparatorunun, özel hayatında onu etkileyen trajik olaylar bağlamında insani yönlerini ele alarak, avucunda kan
pıhtısıyla doğan o bebeğin elinin, tarihin en büyük imparatorluğunu yönetecek demir bir yumruğa nasıl dönüştüğünün öyküsüdür.

Cengiz Han’ın Kısa Tarihçesi

1162 yılında, Moğolistan’da avucunda bir kan pıhtısı ile doğan Timuçin’in Tanrısal bir gücü olduğuna ve büyük bir savaşçı olacağına çevresindekilerce daha o gün inanılmıştır. Timuçin, klanlar arası savaşların çok yoğun olduğu bir dönemde oldukça zor bir çocukluk geçirir. Annesi Merkit klanından olduğu için Moğol geleneklerine göre Timuçin de gelinini Merkit klanından seçmek zorundadır. Babası Yeşügey ve adamlarıyla gelinini seçmek üzere yola çıktıklarında
Timuçin henüz on yaşındadır. Geceyi geçirdikleri Onkırat klanında, Timuçin Börte’den hoşlanır ve gelini olarak seçer. Geri dönüş yolunda, düşmanları Tatarlar ile aynı mola yerinde dinlendikleri sırada, Tatarların dostluk simgesi olarak gönderdikleri sütü Moğol geleneklerine aykırı davranmamak adına içen babasının zehirlenerek ölmesi, Timuçin için zor günlerin başlangıcı olur. Targutai babası yerine Timuçin’in klanın başına geçmesini kabul etmez ve onu öldürmek ister. Fakat Moğol geleneklerine göre belli bir yaşa gelmeyen çocuklar öldürülemez. Targutai diğerlerini ikna edince, klanları Timuçin ve ailesini terk eder. Targutai ve adamları Timuçin’i öldürmek üzere seneye geri geleceklerdir. Timuçin tüm kışı tek başına düşmanlarından kaçarak geçirir. O dönemde Timuçin ile aynı yaşlarda olan Camuha (Camuha), zor durumda kaldığı bir gün Timuçin’in hayatını kurtarır ve bu iki çocuk
hep dost kalmaya ant içerek kan kardeşi olurlar. 16 yaşına geldiğinde Timuçin Börte ile evlenir. Güzel başlayan bu evliliğin mutlu günleri Merkitler’in Börte’yi kaçırmalarıyla
oldukça kısa sürer. Timuçin Börte’yi geri almak için Camuha’dan yardım alır. Fakat Merkitlere karşı birlikte giriştikleri bu savaş kan kardeşlerin yollarını ayırır. Kısa bir
süre sonra Camuha Timuçin’e saldırır. Timuçin’in ordusu Camuha’nın ordusu karşısında ciddi bir yenilgi alır. Camuha esir aldığı Timuçin’in generallerini zalimce işkenceler
yapıp, kaynar suda haşlayınca Timuçin ve Camuha’nın orduları ikinci kez karşı karşıya gelir. Camuha’nın ordusu dağılır kendisi de Timuçin’e esir düşer. 1206 yılında toplanan
kurultayda Timuçin’e cihan hükümdarı, insanlığın hâkimi; Cengiz Han unvanı verilir. Cengiz Han, Moğol İmparatorluğunu kurmuş, bir ulus yaratmıştır. 1227 yılına kadar o zamanın en güçlü ordusuna sahip Çin dâhil olmak üzere pek çok ülkeyi ele geçiren Moğol İmparatorluğu, o
sene Ağustos’unda 65 yaşındaki Cengiz Han’ın hastalanarak ölmesi sonucu Viyana önlerinden geri dönerek kısa bir süre fetihlerine ara verir. Cengiz Han’ın ölümünden sonra imparatorluğu devralan oğlu Ögeday ve sonrasında imparatorluk 30 milyon km2’yi bulan topraklarıyla dünyanın en büyük kara imparatorluğu olmuştur. 1912’de Çin’deki Mançu hanedanının yıkılmasıyla Moğol prensleri Rusların da yardımıyla Moğolistan’ın bağımsızlığını ilan etmişlerdir. Günümüz Moğolları; Ustorda Buryat Özerk Bölgesi, Aga Buryat Özerk Bölgesi, Moğolistan, İç Moğolistan ve Buryat ülkelerinde yaşamaktadır.

Mart 2008

VİZYON / TANITIM –Cinemascope Dergisi

Tür: Dram, Tarihi
Gösterim Tarihi: 14 Mart 2008
Yönetmen: Sergei Bodrov
Senaryo: David Benioff, Khaled Hosseini
Oyuncular: Aliya, Tegen Ao, Tadanobu Asano, Ying Bai